12 Eylül'de Mamak Hatıraları PİRAMİT - GİZLİ EL

4 Nisan 2012 günü Ankara Adliyesi'nde başlayan "12 Eylül Hesaplaşması" münasebetiyle orada toplanan bir avuç ülkücüden birisi de oydu. Karşılaştığımızda hemen boynuma sarıldı, kucaklaştık onunla.. Tanıyamadığım aksaçlı bu ağabey, bana ismimle hitap ediyordu ama ben onu bir türlü çıkaramamıştım.

Az sonra beni yanındaki gençlere takdim ederken "Bakın bu benim Mamak tecritlerinden arkadaşım" deyişinden yola çıkıp hafızamı bir daha yoklarken sanırım çektiğim güçlüğün farkına vardı ve aradığım cevabı geciktirmedi "Ben, Fethi Namlıoğlu" deyiverdi. Bir daha ama bu defa hasret yükünü hafifletmek istercesine sarıldık bir birbimize...

İsmini söyleyince, hayfettim onu hatırlayamadığıma.. Çünkü, onunla tecritlerde beraber olduğumuz dönemde Mamak tarihine geçecek bir ayrıcalığı olmuştu Fethi ağabeyin. O, Mamak Cezaevi'nde baskı, işkence ve zulümlere karşı tek başına açlık grevi yapan ilk ülkücüydü...

Pek kimse gelmemişti Adliye'nin arkasında bize ayrılan yere. Sağımızdaki kaldırıma Alperenler bir konuşma kürsüsü yerleştiriyorlardı henüz.  Fethi ağabey, yanındaki gençleri takdim etmeye başladı bu arada. "Bak bu benim oğlum; ilk şehidimiz: Mustafa Melih" dediğinde ikimizin de gözleri aynı anda buğulanmıştı. Elazığ'da şehit düşen ilk ülküdaşımız olan Mustafa Melih Kunter'e bilvesile fatihalar kanatlanıverdi dilimizden.

Alperenler, kurmayı tamamladıkları kürsüden oradaki küçük kalabalığa hitaben konuşmalar yapmaya başlamışlardı ki, 10-15 kişilik "Taş Medrese" grubu da taşıdıkları kocaman bir pankartla Adliye'nin arkasına geldi. Böylece biz de tatsız ama çok kısa sürecek bir olayın içinde kalıverecektik bir anda. Taş Medrese grubu, kısa bir sessizlikten sonra yanlarında getirdikleri megafonla kürsüde konuşmakta olan Remzi Çayır'a aldırmayarak sloganlar atmaya başladı. Ortalık birden geriliverdi. Sağdan soldan ileri-geri seviyesiz sözler atılır oldu ki, Fethi ağabey, hemen "Ya hu bu yaptığınız ayıptır, günahtır, burası dalaşma yeri mi?" diyerek iki taraf arasında gidip gelmeye başladı. Neyse ki, Taş Medrese grubu başbuğu anma törenine katılmak için mezara, Remzi Çayır da müdahil olmak için duruşma salonuna gitti de her hangi bir taşkınlık olmadan ortalık sakinledi.

Zaten daha bir saat önce Leyla Zana yüzünden sinirlerimiz iyice gerilmişti. Öyle ki, Adliye'ye girmek için özel otomobiliyle yanımıza kadar gelen Zana, tam önümüzde televizyon muhabirlerini cevaplamaya kalkınca, onu tanıyan arkadaşlardan  "papara"yı yemişti. Tabii, sivil polisler ile korumaları da onu hemen Adliye'nin içine kaçırıvermişlerdi.

Fethi ağabey, sohbetimiz esnasında bana oğlunun kucağındaki bir paketten PİRAMİT - GİZLİ EL isimli, kapağında karanlık bir piramit resmi bulunan, Mehmet Zeren tarfından kaleme alınmış 224 sahifelik bir romanı çıkarıp verdi.

"Kardeşim bu kitap bizim Mamak'taki hayatımızı anlatıyor, Recep sen de bu kitaptasın. Bunu mutlaka oku" dedi. Herhalde yeni çıktı da haberim olmadı zannıyla hemen baskı tarihine baktım ve 2004-İstanbul ibaresini görünce tabii şoke oldum. Demek ki, Yusufiye Derneği olarak sitemizde acilen müstakil bir YUSUFİYE BİBLİYOGRAFYASI oluşturarak bu tür değerli kitapları herkese duyurmak da görevlerimiz arasında diye düşündüm.

Kitabı kimi yerlerinde gözlerim yaşararak bir solukta okudum. Yazar Mehmet Zeren, anlatana sadık kalarak onun ifadelerdeki bütün samimiyeti, sıcaklığı, öfkeyi... eserine yansıtmış, tebrik ediyorum. Kitapta okumayı kolaylaştıran kuvvetli bir anlatım tekniği var. Dolayısiyle anlatandan kaynaklanan bazı hatalar da olduğu gibi metne yansımış. Mesela Mamak'ta sadece "efendim" kelimesi kullanılırdı gibi (halbuki, sadece "komutanım" vardı)

Dileğimiz bu tür hatıralarımızın edebi dille kaleme alındığı eserlerin çoğalması...

Recep Küçükizsiz

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      1506 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam19
Toplam Ziyaret41707
Üyelik Girişi
Saat
12 Eylül Darbesi